Metin Yazarı, Senarist, Sunucu, Yapımcı, Şair ve Yönetmen

A. Yağmur TUNALI

Ana Sayfa
Hakkinda
Siirleri
Yazilari
Basinda
=> a.y.t medya01
=> a.y.t medya
=> a.y.t medya1
=> a.y.t. medya02
=> Internet Arsivinde A Yagmur Tunali
=> Seb-i Yelda -1
=> Seb-i Yelda -2
=> Kayseri de Yetisen Unluler
=> Tanitim - Kitap - Melal Burcu
Resimli Siirleri
Iletisim
MELÂL BURCU

Rûhumda vakitsiz uyandın çiçek, Akşam öksüz, gece çılgın..ne desem?

A. Yağmur TUNALI

YAĞMUR TUNALI

15 Ocak 2010

---0---


AYŞE SUCU (Türkiye Diyanet Vakfı Kadın Faaliyetleri Merkezi Başkanı)- Merhabalar.

Bugün çok değerli bir beyefendi ile beraberiz. Sanıyorum TRT’den hatırlayanlarınız, tanıyanlarınız olacaktır. Yağmur Tunalı Beyefendiyle.

Evet, şair, edebiyatçı, programcı, yapımcı kendileri. Fakat ben özgeçmişini bizzat kendisinde dinlemek isterim. Tanışmasına başlamadan önce şöyle kısaca kendisinde bahsederse hepimiz adına da iyi olacaktır.

Ben sözü hiç uzatmayayım.

Buyurun efendim.

YAĞMUR TUNALI- Hanımefendiler hoş geldiniz. Beyefendi göremiyorum. Arada var evet. Bu kadar hanıma karşı konuşmak da kolay bir şey değil.

Ayşe Hanım edebiyattan bahsedeceğiz dedi. Edebiyat tabiî başlı başına hanımları konu alan bir sanattan sayılsa yeridir. Bilhassa bizim edebiyatımız benim kanaatime göre değil pek çok kişinin kanaatine göre kadınları merkeze alan bir sanat olarak kabul edilebilir.

Efendim Ayşe Hanım bana zor bir vazife verdiler. İkinci zor vazife de kendimi tanıtmak meselesi. Kendimden bahsetmekten epeyce ürkerim, korkarım. Pek de hoş bir şey değil ama kısaca bahsetmiş olayım, talimatı yerine getirmiş olalım.

Rivayete göre 1955 yılında doğmuşum. Kayseri’nin Yahyalı ilçesinde. Çok kapalı bir yerdi Yahyalı benim doğduğum yıllarda. Dünyaya değil Türkiye’ye değil neredeyse Kayseri’ye bile kapalı bir yerdi çocukluğumda. O açıdan bakılınca otantik, çok fazla bozulmamış diye bakabilirsiniz ama geri kalmış diye de bakabilirsiniz. Çünkü kendi içine kapanmak gelişmenin de başlı başına düşmanı sayılabilir.

Kendi içinde bir edebiyat ve sanat havası olduğunu kabul etmek de lazım böyle dar bölgelerin de bilhassa âşık edebiyatı, destan edebiyatı bakımından. Benim çocukluğum çok renkli örneklerle geçti. Herkes şiir söyleyebilirdi neredeyse veya vezinli bir şey söylerdi. O şiir değildi gayet tabiî ama şiire bu kadar düşkün insanlar. Oradan bakınca bile o kadar kısa zamanda şiire, edebiyata, sanata ruhi verimlere, moral değerlere… Moral değerler derken burada dini de kastediyorum. Diyanet çatısı altındayız. Çok fazla dinî havayı yaşadığımız bir dönemdeyiz gibi görünse de yeni tabirle ne diyorlardı ona yani temessül etmek derdik biz eskiden, ben biraz eski kelimeleri severim affedersiniz. İçselleştirmek diyorlar şimdi. İçselleştirmeyince o bir retorikten, bir söylemden ibaret kalıyor gayet tabiî.

O zaman insanlar sanki daha samimiydiler. Neyi yaşıyorlarsa, neyli söylüyorlarsa öyle yaşıyorlardı. Belki benim bir avantajım, belki sizin avantajınız da samimiyetin daha yüksek olduğu, insanların daha sade olduğu o devirlerde doğmuş olmak diye düşünmek isterim.

Çok şehir gezdim ben. Okurken de çok yer gezdim. Daha sonra iş hayatında da çok yer gezdim. Bilhassa Sovyet dünyasında çok dolaştım. Bu da insana değişik bir bakış açısı kazandırıyor. Yaşamak başı başına mühim bir şey gayet tabiî yaşama tecrübesi.

Edebiyatla tanışmam bu âşık edebiyatından sonra öyle diyelim. Yazılı edebiyatla ve bir bakıma okumuşların edebiyatıyla tanışmam gene o yıllara rastlar. Şaşacaksınız. Ben mektepteyken ciddi şiirler okurdum. Ciddi şiirler derken mesela Faruk Nafiz okurdum. Şimdi düşününce ilk mektepte, on iki, on üç yaşında diyelim veya on bir yaşında Faruk Nafiz okumak çok da kolay bir şey gibi gelmez ama okurdum, kendime göre bir zevk alırdım. Sonra gizli gizli şiir söylemeye başladım, şiir yazmaya başladım. Kimselere göstermedim. On dört yaşımda şairdim. Öyle dedim kendime. Kimse bilmiyordu tabiî.

Yatılı okurken gece yarıları kalkardım, herkes uyuduktan sonra gizli gizli şiir yazardım. Göstermezdim.

Bu merak böyle devam etti gayet tabiî. Sanırım dergilerde yayınlanmış olan çok fazla şiir yayınlamadım ben. Çok yazdım ama çok fazla yayınlamadım. Biraz titizlikten diyelim. Yahya Kemal… Malum üstat Yahya Kemal’in hiçbir kitabı sağlığında yayınlanmamıştır. Hepsi vefatından sonra toplandı.

Ben o ayarda şairlere yaklaşmış olmasam da hiç olmazsa şu andaki durumum onlara benziyor diye böyle bir içimde ferahlık hissediyorum. Henüz ben de bir şiir kitabı yayınlamadım demek istediğim o.

Daha fazla kendimden bahsetmeyeyim.

Televizyon maceram. Televizyonda hep kültür işleriyle uğraştım. Birkaç gün programım olmuştur. Şahane tembellerden olsam da televizyonculuğum tembellikle geçmiş demem. Televizyonda bayağı çalışkan olduğumu söyleyebilirim. Onların kalitesi ayrı bahis yani keyfiyet olarak sayı olarak söylüyorum.

Kendimden bu kadar bahsettim. Biraz da uzun oldu mazur görünüz.

Ayşe Hanım edebiyattan bahsedeceğiz dedi. Daha yirmi dört saat olmadı biz bu konuşmayı yapalı Ayşe Hanımla.

Bazı insanların psikolojik hazırlığı çok kolay olmuyor. Ben onlardan biriyim galiba. Bu kadar güzel hanımefendinin karşısında ne söylerim diye akşam epeyce uykum kaçtığını lütfen kabul buyurunuz.

Biraz belki vaktimiz olsaydı psikolojik olarak daha iyi hazırlanır mıydım onu bilmiyorum. Şöyle düşündüm: Hanımların karşısına çıkınca onlara bakarak bir şeyler gelir herhalde. Zuhurata tabii olma diye eskiden bir tabir var. Zuhurata tabii olalım bakalım ne çıkacak dedim. Onun için sizden aldıklarımı size sunmaya çalışacağım.

Bir açış yapalım evvela. Daha sonra da suallerle devam edelim. Çünkü uzunca konuşan nisanları dinlemek çok kolay değil, hoş da değil. Dikkatimizi daha fazla dağıtmak ve vaktinizi o şekilde kendimle işgal etmek istemem. Karşılıklı olsun ki konu suallerle çevirelim. Hem de ben sizin meraklarınızı da öğrenmiş olayım. Sizden gelen bir şeyler de öğrenmiş olayım. Şu anda da öğreniyorum zaten. Bir manada yüz yüze gelmek de öğrenmektir. Bir bakıştan, duruştan şurada dinleyen insanlar olması karşınızda o bile mühimce bir şeydir.

Şimdi, bu zaruri girişten sonra edebiyat bahsine girelim.

Edebiyat derken de gayet tabiî dilden yola çıkmak mecburiyeti var. Çünkü edebiyatın ana malzemesi dildir. Dil ve gönül birleşince bir sanat eseri ortaya çıkar. Siz hanımlar yani bir yemek yapmak için birçok malzemeyi mutfakta bir araya getirirsiniz ve o malzemeden bir yemek yaparsınız. İşte o yemek şiirdir mesela veya edebiyat eseridir. O malzeme tek tek hammaddedir yani dilin kelimeleridir. O kelimeleri öyle bir seçip bir araya getireceksiniz ki ondan bir şiir çıkacak veya bir edebi metin çıkacak.

Evvela küçük bir mukayese yapmama müsaade edin. Daldan dala atlıyorum. Tabiî edebiyat deyince kelime dedik, dil deyince kelime dedik. Dilin bir de söz kısmı olarak sözden de bahsetmek azım. Felsefenin de temeli. Bir bakıma dinî kitaplarda önce kelam vardı diyor, önce söz vardı diyor. Dolayısıyla sözden de bahsetmeli.

Bizde söz doğrudan doğruya tespit edilmiş, bulunmuş, kabul edilmiş ve yaşanmış değişmez hakikatlere atıfta bulunmak için kullanılan bir vasıtadır. Dil sanki bir kavga ve tahakküm vasıtasıdır Batı anlayışı için. Böyle temel iki farklılık var. Bunu öyle bir medeniyet farkı olarak bunu ortaya koymuş olalım diye söylemiş oldum.

Dilin ana malzemesi kelimeler dedik ama bu kelimelerin nasıl bir araya geldiği, nasıl yüzyıllar içerisinde manalar kazandığı ve bir manada sizin mutfakta yaptığınız yemekler gibi cümleler, mısralar hâlinde nasıl tertipler oluşturduğu üzerinde de epeyce düşünmek lazım gelir. Çünkü her kelime büyük manalar, büyük bir kültür taşıyıcılığı etmeyebilir. Dil kültürün taşıyıcıdır ama dilin her kelimesi bu manayı taşır mı taşıyamaz mı bunu üzerinde ısrarla durmak lazımdır.

Bizim son elli yılda, altmış yılda dil üzerinde oynayanlarımızın muhtemelen farkına varmadıkları husus budur.

Siz akşamdan sabaha bir dil yaratamazsınız. Bir kelime bulursunuz, bir söz bulursunuz onun adına sözcük diyorlardı, önce titik dediler sonra sözcük dediler, bunun bir mana kazanabilmesi için çok uzun zamana ihtiyaç var.

Batıda yapılan çalışmalara göre, bir rivayete göre bir kelimenin bir kültür diliminin parçası olabilmesi için yüz elli yıl ile beş yüz yıl bir zamana ihtiyaç var. Siz hayat kelimesini dilinizden atmaya karar verirsiniz falan veya filen dendiği ama hayatın manasını alabilecek bir yeni kelime korumanız için en az beş neslin geçmesi lazım. Dolayısıyla hayat kelimesine düşmanlığın beş nesle düşmanlık olduğunu anlamak lazımdır.

Nesiller arası kopukluk diye ifade edilen asıl dilin manası da budur. Hayatı kullananla diyelim yaşantı veya yaşam kelimesi kullanan arasındaki fark böylesine en az beş nesillik farktır ve bu manada yaşamda da dehşetli bir trajedidir.  

Bu bahis benim çok… Bu dil bahsini küçüksemek bizim en büyük sıkıntılarımızdan biridir. Hâlâ en büyük sıkıntımızdır. Dil olmadan hiçbir şey olmayacağını maalesef biz hâlâ anlayabilmiş değiliz. Hâlâ diyorum.

Yahya Kemal’den bulabilirsem bir şey okuylayım. Oradan devam edeyim. Hazırlamıştım aslında belki dil konuşursak diye.

Konuşacaklarımızın bu giriş kısmının özeti olabilir diye okumak istiyorum. Benden daha yetkili bir ağız benden daha güzel edebiliyor. Yahya kemal’den alıyorum. “Bir şair çıksaydı da bizde dil fikrinin kutsiyetini uyandırsaydı, bize öğretseydi ki bizi ezelden ebede kadar bir millet hâlinde koruyan, birbirimize bağlayan bu Türkçedir.”

Bu cümleyi ansak kâfidir. Ama devamı da aynı şekilde muhteşem. Lütfen dikkat buyurun: “Bu bağ öyle metin bir bağdır ki vatanın hudutları koptuğu zaman bile kopmaz. Hudutlar aşırı yine bizi birbirimize bağlı tutar. Türkçenin çekilmediği yerler vatandır.” Ne kadar güzel değil mi?

“Heyhat! Bir kimse zuhur edip de lisan fikrini kafalarımızda kutsileştiremedi. Nasıl yanıyorum. Türkçeyi sevmiyor değil seviyoruz fakat tıpkı vatanı Namık Kemal’den evvel sevdiğimiz gibi. Kâfi değil.

Lisan fikri bizim kafalarımızda henüz tarihi bahislerle yer tutmuş bir fikirdir. Nasıl dili ikinci dereceden bir konu olarak değerlendiririz? Zannediyoruz ki bu bahiste ancak lisan meraklıları, edipler, muallimler alakalıdırlar. Ah bu gaflet, gafletlerimizin en büyüğüdür.”

Efendim, benimde demek isteyeceğim bundan ibarettir. Dil bahsindeki gafletimiz gafletlerimizin en büyüğüdür.

Bugün neyi yaşıyorsak onun temelinde dil meselesini küçümsediğimiz ve bunu özündeki gafletimiz akla gelmelidir. Kırk türlü dinî anlayış varsa, bu kırk türlü dinî anlayışın ortak noktaları da neredeyse fevkalade aslında dildendir.

Fikri anlaşmazlıklarda ortak noktalar bulamıyorsak, kavga edecek noktalar bile bulamıyorsak, elle tutulur bir taraf bulamıyorsak bunun sebebi de dildendir. Çünkü dilim dilim ve parça parçadır. Bir cümleden ben başka şey kastediyorum, siz başka şey anlıyorsunuz. Bir kelimenin bendeki manası başka, sizdeki manası başka hâle geliyor. Çünkü artık kelimelere sahip olan bir entelektüel nesli ve bir geniş irfanı olan halk topluluğu olmaktan bir epeyce zaman oldu çıktık. Mümkün müydü ki Diyarbakırlı Süleyman Nazif yaşarken o akşam sizin haberlerde seyredeceğiniz herhangi bir siyasinin kullandığı on cümlenin onu da hatalı olsun? Onda da Türkçe hatası bulunsun, vurgu hatası bulunsun. Mümkün müydü ki siz bütün televizyonlarınızda haber sunucularımızın ve diğer sunucularımızın Türkçe vurgusu doğru olan İstanbul Türkçesine, Ziya Gökalp’ın dediği ve başkalarının da kabul ettiği İstanbul hanımlarının konuştuğu o güzelim ahenkli İstanbul şivesini anlayan ve vurgusu Türkçe olan bir Türkçeyi telaffuz etmediklerini, edemediklerini duyasınız? Mümkün müydü bu? Elli yıl önce bu mümkün değildi. Çok fazla geriye gitmeye gerek yok, elli yıl önce bile mümkün değildi. Süleyman Nazif’e kadar gitmeye gerek yok.

Türkiye tuhaf bir şekilde bu cumhuriyet döneminde böyle bir savunmayı yaşadı. Cumhuriyet döneminden başlayarak dilini öğretemeyen dolayısıyla dil öğretemeyen bir memleket hâline geldik biz. Öyle bir eğitim sistemi edindik maalesef.

Mutlaka hatırlayacaksınız. Ben kendimden yaşça büyük olan nisanlara çok fazla düşkünüm. Çocukluğumdan itibaren düşkündüm. Epeyce bir edebiyata merakım ilerlediği noktada da çok yaşlı insanlarla da görüştüm. Sade vatandaşlardı bunlar. Bırakın idadiyi, rüştiye, orta mektep mezunu insanların edebiyat zevkini hatta bilgisini bugünkü edebiyat profesörlerinden çok ileride olduğunu rahatlıkla iddia edebilirim. Bunlardan yaşayan insanlar var benim tanıdıklarımdan.

Hiçbir lise mezununun Nedim’i anlamadan mezun olması mümkün değildi.

Nedim’i, Fuzuli’yi anlamak ne demek? Nedim’i Fuzuli’yi anlayan insanın yeni yetme şair, müteşair herkesi çok iyi değerlendirebilme imkânını edinmesi demek. Sağlam bir zevk edinmesi demek. Binanın temelini sağlam tutmak demek. O nesilden sonra biz liselerimizde Fuzuli’yi okumamayı, okutmamayı bir meziyet olarak kabul eden hocalar… Ben rastladım onlara.  Benim konuştuğum insanlar var bunlardan ki müfredatta kitapta Fuzuli’nin şiiri var mı bunun gereği yok diyor. Aruz zaten eskidir, bu dil de zaten eskidir, Osmanlıcadır bizimle hiç zaten ilgisi yoktur diye.

Peki, bu zat yeni edebiyatçılarımızı anlıyor mu? Mesela Faruk nafiz’i anlıyor mu?

Benim anket merakım, anlama merakım dolayısıyla bunlardan epeycesiyle konuştum. Faruk Nafiz’in de yanına yanaşamadıklarını görmekle dehşetle üzüldüğümü ifade etmeliyim.

Şimdiki edebiyat profesörlerimizin mühim bir kısmının da sadece edebiyatın malzemesiyle ilgilendiklerini, sizin mutfağa koyduğunuz bir yemeğin malzemesiyle ilgilendiklerini ve yemeğin tadını almadıklarını rahatlıkla görebilirsiniz. Yemeğin tadını alamazlar. Hâlbuki asıl olan yemektir. Soğanı soğan olarak yiyip güzel tat alanlar olabilir o başka mesele ama asıl olan yemek hâline gelmesidir onun, pişmesidir ve başka bir tat… Soğanın soğanlıktan çıkması, patatesin patateslikten, etin etlikten bir manada çıkıp ortak bir şey meydana getirmelidir ki o bir tattır. Edebiyat işte o tattır. O tadı alan bir zevk anlayışının oluşması, yerleşmesi lazımdı. Biz bundan uzaklaştık büyük ölçüde.

Dolayısıyla dil o malzeme meselesi değildir yani yemek meselesidir dil. Dolayısıyla edebi metinleri okuyarak dil anlaşılır ve sevilir. Dili dilcilerden örenmemek lazımdır. Çünkü dilciler soğanın kaç kabuğu olduğundan bahseder. Malumatfuruşluk diyeceğim ama çok fazla da dostlarımdır çoğu incitmek istemem. Mamafih şu kadarcığını söylemiş olayım.

Geçen gün Ayşe Hanıma da içeride söyledim, Türk Dil Kurumu Başkanlığına Atatürk Yüksek Kurulu Başkanını tebrike gitmiştim Bahattin Yediyıldız’ı. Burada onu da gördüm. Dedim ki, mazur görünüz bu tabirimi ama benim bu sözümü otuz beş yıldır hiç değişmediğini size söylemem lazım. Nedir o dedi. Oturduk yani yedi sekiz kişi içinde geçen bir konuşma olduğu için rahatlıkla nakledebiliyorum size yoksa bir dedikodu manasına dönüşecekti. Bahattin Beyin odasında çay içerken dedim ki, Türk Kadınları Kültür Derneğinde 1975-1976 bu iki yıldan birinde galiba beş hafta dil profesörleri konuştular… Beş hafta sonra onların asistanları olan Tuncel Gülensoy’la, Hamza Zülfikar’a kapıdan çıkarken ben dedim ki, azizim anladım bu dili dilciler mahvediyor dedim. Otuz beş yıl sonra bu kanaatimi maalesef siz pekiştiriyorsunuz hocam, sizin Kurumunuz pekiştiriyor dedim.

Çarpıcı bir misal olsun diye söyledim yani zemmetmek manasında değil.

Orada da şu misali verdim: Dedim ki, biz su içmek istiyoruz. Siz suyu ayrıştırıyorsunuz. H2O dediğiniz şey var ya iki hidrojen bir oksijen bir araya gelirse su olur. Biz su içmek istiyoruz siz bize hidrojenden ve oksijenden bahsediyorsunuz. Bizim niyetimiz bu ikisinin meydana getirdiği suyu içmektir. Hidrojeni de içemeyiz, oksijeni de içemeyiz. Bizim teneffüs ettiğimiz oksijen de saf oksijen değildir başka bir şeydir. Siz bize sudan bahsetmeliydiniz ama hidrojenden ve oksijenden bahsettiniz dedim.

Bu noktayı fevkalade mühimsiyorum ben. 

Sizin de fikirlerinizi dinlemek isterim bu mevzularda. Başka çok çarpıcı örnekler var ama bu sanıyorum sohbetimize temel olacak bir girizgâh oldu mu olmadı mı bilmiyorum. Ben zuhurata tabii oldum ve böyle bir giriş yapmış oldum. Şimdi karşılıklı konuşalım.

Buyurunuz efendim.

BİR KATILIMCI- İyi günler Hocam. Hoş geldiniz.

YAĞMUR TUNALI- Hoş bulduk.

BİR KATILIMCI- Ben Türkçemizi güzel konuşabilmemiz için yapmamız gerekenlerin başında kitap okumak olduğunu biliyorum. Kitap da okuyan biriyim. Ama bunun ötesine taşıyabilmemiz için ne yapmamız gerekiyor? Kurslar var, onları tavsiye eder misiniz ya da başka metotlar var mı bunları öğrenmek istiyorum.

YAĞMUR TUNALI- Efendim, kursları çok tavsiye edemiyorum. Kitap okumak başlı başına bir şeydir. Dil asıl hayattan öğrenilir. Kitap ve hayat ikisi bir araya geldiği vakit dil öğrenmek mümkün olabilir.

Bizim bu dil meselesi ile uğraşan insanlar 1911’de Genç Kalemler’de Selanik’te Ömer Seyfettin “Yeni Lisan” makalesini yazdığından itibaren o mesele üzerinde düşünenlerimizin hepsinin ortak kanaati şudur: En güzel Türkçeyi İstanbul hanımefendileri konuşur. İdi hâlâ konuşanlar var emin olunuz. Dolayısıyla konuşanlara dikkat ederek, okuyarak ve konuşanlara dikkat ederek dili öğrenmekte fayda var.

Şimdi o buyurduğunuz kurslarda öğretilenler biraz yapmacık bir şive, yapmacık bir Türkçe şivesi olarak duyuyorum ben onu. Çünkü o kursları verenlerin ekseriyeti bizim tiyatrocularımızdır.

Siz bir yarama da parmak basmış oludunuz.

Bütün dünyada bir dili en iyi konuşanlar o dilin aktör, aktrisleridir. Biz de bu da istisnadır maalesef. Çünkü Yahya Kemal başka bir şey için söylüyor ama zahikamızı başka bir âlemin şairleri terbiye ettiler zevk alma duygumuzu diyor. Bunların Türkçeyi telaffuz ve kullanış şekilleri ve konservatuarda aldıkları eğitimi ben size bir anlatsam… Şimdi hâlâ çok az değişiklik varmış. O yabancılık oradan, o sunilik oradan, o yapmacıklık oradan.

1944’te………….012718..geldiği vakit bunun bir Türkçe olduğunu düşünmeden, bizimkiler de kendilerinin Türk ve dillerinin de Türk olduğunu düşünmeden neredeyse herhangi bir Batı lisanının vurgu sistemini alarak yetiştiler.

Şimdi bizim tiyatroya gittiğiniz vakit biraz anlarsanız çok rahatsız olursunuz. Hele konuşmalarından rahatsız olmamanız mümkün değil. Benim çoğu arkadaşımdır konuşuyoruz.

Ben yıllar evvel, affedersiniz ben kendimden bahsetmeyeyim dedim ama yıllar evvel bunu bir uzun makalede yazdım. Bir yıl değerlendirmesi idi Yazarlar Birliğinin yıllığında. “Sahne kültürümüz üzerine aykırı düşünceler” gibi tuhaf da bir başlığı vardı o yazının. Orada konservatuardaki eğitim öğretim şeklini anlattım.

Sıkıntı şuradan geliyor hanımefendi: Orada Türkçeyi en güzel seslendirecek insanlara bu kültürle ilgili hiçbir şey verilmemiştir. Açılım filan diyorlar ya asıl açılım bunlarda olmalı. Şimdiki açılımdan siz anlıyor olabilirsiniz ama ben bir şey anlamıyorum. Ben buralarda bir açılım bekliyorum esasen.

Mehmet Atay isminde bir tiyatrocu arkadaşımız vardır bilirsiniz hepiniz. En azından sesini duydunuz. Tiyatronun en güzel seslerinden biridir. Mehmet konservatuarda talebe idi. Misal olsun diye söyleyeceğim size. Mehmet koridorda türkü söyler. Rahmetli İhsan Bey müdürdü. O da benim de görüştüğüm bir zattı o zamanlar. Müdür, ne yapıyorsun Mehmet? Hocam türkü söylüyorum. Mehmetçiğim seni okuldan atmak zorunda kalırım sakın, içinden söyle der.

Şimdi, o anlayışın türküye müsamahası olduğu hâlde bu böyledir. Türküye müsamaha vardır o anlayışta. Niye? İşte Muzaffer Sarısözen’le beraber Macar Bella Martok Türkiye’den türküler toplamıştır. Onları çok seslendirmiştir. Adnan Saygun da öyle yapmıştır. Onlardan dolayı türküye de bir güya halk kültürüne bir sempati vardır ama yoktur.

Bu anlayışla yetişen insanların Türkçeyi telaffuz etmelerine imkân yoktur.

Başka bir şey söyleyeyim: Bütün dünyada aktörler aktrisler, sahne sanatkârları şiir üzerinden yetiştirilirler. Ölçü odur. Şiiri tonlayabilmektir ölçü.

Bizim sanatkârlarımızdan doğru şiir okuyabilen sahne sanatkârlarımızdan pek hatırlamıyorum dersem lütfen yadırgamayınız. Fuzuli şiirinden bahsetmiyorum, bir Faruk nafiz şiirini doğru seslendirecek yani bir metni doğru anlayıp, doğru seslendirecek…

 Güzel ses dinlersiniz o başka. Güzel sestir, seslerini terbiye etmişlerdir. Ses ve nefes terbiyesi başka şeydir, bir dili tonlamak ayrı şeydir. O manada tavsiye edemiyorum demek istedim.

Bulursanız güzel Türkçe konuşanları dinleyin. Eski radyo kayıtları vardır mesela, eski radyo spikerleri ne kadar güzel konuşurlardı. Onları dinlemek.

Yok, onları kastetmedim, radyo spikerlerini kastettim. Bizim televizyonda da bir, iki isim söyleyebilirim ama onlar değil. Mesela bizim hâlâ çok iyi olan…

BİR KATILIMCI- Jülide…

YAĞMUR TUNALI- Jülide Gülizar doğru konuşurdu Türkçeyi, doğru söylerdi onun da birtakım arızaları olmakla beraber. Çünkü onun da temelinde birtakım sıkıntılar vardı bu söylediğim manada. Jülide hanımın şimdiki çizgisi iyidir. Jülide Hanımdan alırsanız alın. O olabilir bakın.

Buyurun beyefendi.

BİR KATILIMCI- Çok teşekkür ederim Hocam. Ben müsaade ederseniz bir katkı da bulunmak istiyorum.

YAĞMUR TUNALI- Lütfedersiniz. Buyurunuz.

BİR KATILIMCI- Dili kimden öğreneceğiz? Türkçeyi kimden öğreneceğiz? Nasıl en iyisini, en güzelini, en doğrusunu, en geniş perspektiflisini? Öncelliğiniz yeterli mi? Annemiz babamız yeterli eğitim verecek güçte değilse maalesef yeterli değil. Muhatabımız öğretmen. Ne zamanki her işimize öğretmen ve siyaset karışmıştır işte dünya kojektüründe ileri, geri, sağ, sol mevzuları ortaya çıktığında öğretmenlerimiz katledilmiştir… Bu öğretmenden biz çok şey öğrendik, ortaokul öğretmenimizden ama o yıllarda Mustafa Kemal meselenin temelini sağlam attı. Akşam sofralarda dil ve edebiyat konuşulurdu hocam. Siz bunları biliyorsunuz.

Türk Dil Kurumu kurulmuştur, Türk Tarih Kurumu kurulmuştur. Çok önemli Türk Dil Kurumunu ve Türk Tarih Kurumu… Mustafa Kemal oraya para vermiş, o paranın geliri Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumuna veriliyor. Yönetimi CHP’liler tarafından yönetildi… O yönünü söylemiyorum ama finansman önemlidir Hocam. Yeteri kadar harcanmış mıdır? Türk Dil Kurumu kimleri yetiştirmiştir? Kaç öğrenciye burs, kaç öğrenciye…

Ben bir toplantıda tarih profesörlerine utanın… Ermeni meselesi ile ilgili kaç tez yazdırdınız? Bir Amerika Ermeni tezini savundu diye… Türk Dil Kurumumuz ve Türk Tarih Kurumumuz bu finansmana rağmen Mustafa Kemal’e layık çalışmayı yapmış mıdır? Yapmakta mıdır?

Her türlü program var. Dil üzerinde televizyonlarda bir program var mı?

(Karşılıklı konuşmalar)

YAĞMUR TUNALI- Dil ve edebiyat bahsinin bir alt başlıkları olarak buyurduklarınız da zikredilebilir tabiî.

BİR KATILIMCI- Yetkin öğretici ve siyaset karıştırılmadı mı? Sekiz ayda öğretmen olur mu Hocam? Öbür tarafın öğretmeni fazla oldu diye sekiz ayda öğretmen yetiştirilme oldu… Yirmi bin edebiyat öğretmeni sırada bekliyor Hocam, yirmi bin. İki yüz elli bin öğretmen sıra bekliyor… Bu neticeleri kendimiz hazırlıyoruz.

YAĞMUR TUNALI-  Çok teşekkür ederim.

BİR KATILIMCI- Ben devlet memuruyum, bir devlet dairesinde çalışıyorum. Geçen yıl kaymakamlıktan bize bir belge geldi. Sabahları yarım saat, akşamları yarım saat… Bunu da bir destek olarak görüyorum dilimiz adına.

BİR KATILIMCI- Türkiye kitap okuyor kampanyası o.

YAĞMUR TUNALI- Evet. Bu tip sözler gayet tabiî hoş. Az evvel sizin bahsettiğiniz kurslar meselesi ile bunu da paralel düşünmek lazım. Ne okuduğumuz ve nasıl okuduğumuz biraz mühimce.

Şimdi dil konuşuyoruz ya dil bakımından da elimde bir… Göstermek için geldim. Bizim Türkiye’de yaşadığımız bu elli yıllık dil macerasını… Bu trajik kelimesi tercümesinde var. Katastrofik başarı diye adamacağız yazmış. Geçen yıl değil bir önceki yıl vefat etti Geoffry Lawes.  Bizim Dil Kurumumuz ne yapmış? Onların yaptığı işte bizim masa başında dil yaratma gayretimizin ne demek olduğunu inceleyen bir Oksford profesörü bu. Muhteşem bir şey yani mutlaka…

Dile nasıl bakıldığı mühim beyefendi, hanımefendiler. Dilin ne olduğunu anlamak mühim. Arz ettim, mutfağa koyduğunuz malzeme değildir yani yemektir. Dilden yemek yapılır yani o malzemeden maksat yemek yapmak ve tadına varmaktır. Bunun tercümesi daha güzel olabilirdi gayet tabiî. Türkiye’deki bu işle ilgili çalışan herkesten referanslar vardı Türkiye’deki dil macerasını anlatan. Çok dikkatle okunması gereken bir şeydir.  Bizdeki bir mühendisliğin, dil mühendisliğinin, bir kültür mühendisliğinin vardığı o trajik sonucu anlatan bir şeydir. Çok şükür biz kırk yıl sonra, elli yıl sonra bunu fark edebildik. Buradan dönüldü dönülüyor. Atatürk erken döndü ama sonrakiler dönmediler devam ettiler. Bu trajik başarı dedim ya.

Hâlâ hayat kelimesinin ortadan kaldırılması için mücadele veren bir ekip var. Hayatla ne uğraşıyorsun kardeşim? Sen televizyona karşılık bulsaydın.

Ben TRT’de çalışıyorum. TRT üçü de Türkçe değil kardeşim. Onlarla kimse uğraşmamış vaktiyle. Hâl ada uğraşmıyoruz. Ama hayat ne imiş Arapçaymış. Bin yıldır hayatla ilgili emin olunuz yüzlerce değil binlerce bizim deneyimimiz var. Dile bu kadar kastedilemez. Adamcağızın trajik dediği bu.

Bu kitapta bir şey var. Bir cümleyi nakletmiş olayım. 1900’lü yılların sonu, sanıyorum 1905 yılındaki bir tespittir bu. Dünyanın iki büyük dili var o tarih itibariyle diyor. Geoffry Lawis. Bu kitapta var. Birisi İngilizce birisi de Türkçe. 1905’teki dünyanın en zengin iki dilinden birsi bizim dilimiz. Bizim mahvettiğimiz bu mirastır. Bunun üzerinde durmamız lazım. Açılımsa bunun üzerinde açılım yapmamız lazım.

BİR KATILIMCI- Sözünü kestim İngilizce deyince. Birini bırakıp zenginlerin diline gidiyoruz. Ana okuldan kıran kırana bir yarışla çocuklarımıza İngilizce ana dili gibi eğitim yapıyoruz. Yabancı dil örensin, birkaç dil öğrensin ama hangi ülkelerde var acaba?

YAĞMUR TUNALI- Buyurduğunuz gibi.

Şimdi, Osmanlı Türkiye’sinde 1905’e kadar olanı hatırlayacak olursak terimlerde bile problemimiz yoktur. Teknoloji hızla ilerliyor, sanayi devriminin şahikasına çıkmış dünya, o zaman bütün kelimelerin karşılıkları… Şakir Paşa diye bir adam çıkmış. Az önce konuştuk sizinle gripten, gribin zatürreeye çevirmesinden. Zatürree kelimesini Şakir Paşa bulmuştur. Şakir Paşa bütün tıp terimlerini Türkçeleştirmiştir.

Bugün kullandığımız birçok kelime hâlâ oradandır. Halk dilinde dediğimiz, kullandığımız birçok şey de hâlâ oradandır. Bütün terimleri yeni gelen o hastalık terimleri de dâhil olmak üzere Arapça kaideden yola çıkarak Türkçeleştiriyorlardı ama Arap bilmiyor zaten onu. Yani zatürree dediğiniz anda Arap onun ne olduğunu anlamaz. Araplar da sonradan bizden öğrendiler birçoğunu. Türkçeleştirdiler o zaman. Doğru muydu yanlış mıydı? O devir için doğruydu. Şimdi yeni terimler için biz Türkçe köklerden yola çıkarak yapalım. Ama Allah aşkınıza yani hayatla vs. ile uğraşmayalım.

Şimdi, hadi isim vereyim de anlatayım. Rahmetli Ecevit başbakan iken TRT’de bir dil toplantısı yapıldı. Bir ara verildi. Bir haftalık filan bir toplantıydı. Onun kitabı da yayınlandı. Şimdi Hürriyet’te yazıyor Özdemir Bey. Özdemir İnce de geldi. Arada konuşuyoruz. Denetleme dairesi başkanı, televizyon müdürü, bendeniz, bir kişi daha var. Beş altı kişi konuşuyoruz. Özdemir Bey beni tanımıyor ama öbürlerini tanıyor. Onlara anlatıyor, hararetle anlatıyor, bize anlatıyor. Dedi ki, Cenk Koray benim sunucumdur. TRT prodüktörüydü o eskiden. Cenk Koray’ı yaşı müsait olanlar hatırlayacaktır, aranızda olabilir. Stüdyo Pazar diye bir program sunardı. Cenk Koray temiz İstanbul Türkçesi konuşan bir insandı yani temiz Türkçe konuşurdu. Tabii konuşmaydı onunki yani öyle yazı dili gibi filan böyle konuşmazdı. Konuşma diliyle konuşan bir adamdı.

Baktım ki diyor bazı sözcükler kullanıyor, bunları söyledim şunları kullanmayacaksın dedim. Baktım ısrarla kullanıyor, parasını vermedim bu sebepten. Dedim ki, bunları gelecek hafta kullanmayacaksın. Bir kelime örnek verdi, hayat dersen parandan şu kadar keseceğim, yaşam dersen de işte şu kadar vereceğim falan gibi.

Biz bu dil devrimini böyle savunduk. Bu adam şair. Şairimiz bu. Fransızca öğretmeni.

Şimdi çok şükür şu yaşında hatırladı ki o kelimelerle Cemil Meriç’in dediği gibi, çok çok özür diliyorum hanımefendiler, başka türlü ifade edemiyorum, Cemil Meriç’in cümlesi aynendir, bu kelimelerle küfür bile edilemez diyor Cemil Meriç. Onu nihayet öğrendi.

Cemil Meriç’in bu lafını yadırgamayınız. Bu çok mühim bir laftır ve küfür edebiyatı da mühim bir edebiyattır. Ustalıkla küfredebilme de bir dil için mühim ölçülerden biridir. Fransa’da bunun yarışmaları yapıldığını Atilla İlhan’da biliyoruz. Atilla İlhan anlatıyor. Hangi Batı, okumuş olanlarınız vardır. Orada yarışmayı ben kazandım Türk olarak diyor. Atilla İlhan Türkçe bilirdi. Atilla İlhan Özdemir İnce’nin cinnetine filan kapılacak adam değildi yani Türkçe bilen adamdı.

(Karşılıklı konuşmalar)

YAĞMUR TUNALI- Doğru. Şimdi beyefendiyi destekleyebilirim şu mevzuuyla: Hayat dedik ya, bir millet kelimesi var bizde bir türlü bu illet kelimesinin manasını tam olarak anlayamadık biz.

Beyefendi siz çok iyi bileceksiniz, İngilizcede nation kelimesi Latin kökenlidir, onu atalım diyen bir İngiliz vatandaşı çıksa güler geçerler. Hiç kimse ciddiye almaz. Ruslara natsiya kelimesi aynı köktendir, Latin kökenlidir millet manasında, bunu atalım diyen olursa bir araba sopa atarlar affedersiniz. Milletlerin karakteri budur çünkü. Fransızlara nasion kelimesini değiştirelim dediğiniz anda bir psikiyatrik vaka olarak değerlendirirler ve konsültasyon falan de yetmez, bütün psikiyatri profesörlerini toplarlar.

Biz bu cinneti fark edememiş böyle şuuru gölgelenmiş, şuuru bastırılmış, şuuru setredilmiş maalesef bir millet hâline geldik.

Bu tip gidişler bizim gibi büyük millette devamlı olmuyor gayet tabiî. Biz böyle büyük çalkantılar yaşadık. Din değiştirirken yaşadık bunları. Bu çok normaldi. Müslümanlığa geçerken, din tayin edecidir çünkü, o dinin kültür dairesinde bir yer almaya çalışırsınız yani kendinize bin yer açarsınız. Orada köklü değişim normaldir ama bu Avrupa kültürü dairesine geçerken bunu başlatan III. Selimler o temel değişimi bir kültür ihtilalı olarak değerlendirmediler. Sonradan o hâle geldi. O yanlıştan dönüyoruz.

Atatürk bir on beş yıl daha yaşasaydı her şey normale dönecekti ama Atatürk’ün ömrü vefa etmedi. Sonrakiler de bu cinneti devam ettirdiler maalesef. Bizim sıkıntımız budur.

Buyurunuz efendim.

AYŞE SUCU (Türkiye Diyanet Vakfı Kadın Kolları Başkanı)- Vaktimiz bitiyor fakat siz şairliğinizle de öne çıkan bir şahsiyet olarak biz sizin…

YAĞMUR TUNALI- Sesim müsait olmadığı için. Emin olun boğazım ağrıyor ama. Olabilirse bir Yahya Kemal’den bir şiir okumak için belki olursa diye getirdimdi. Belki öyle başlarız diye düşünmüştüm, final için düşünmemiştim ama.

AYŞE SUCU (Türkiye Diyanet Vakfı Kadın Faaliyetleri Merkezi Başkanı)- Hem kendinizden hem de Yahya Kemal’den…

YAĞMUR TUNALI- Efendim, kendiminkileri pek şey yapmayalım Yahya Kemal varken yani.

AYŞE SUCU (Türkiye Diyanet Vakfı Kadın Faaliyetleri Merkezi Başkanı)- Estağfurullah. Biz sizden de dinleyeyim. Kendi şiirlerinizden dinleyelim.

(Alkışlamalar)

YAĞMUR TUNALI- Hakikaten bir Yahya Kemal şiiriyle bitirelim bunu. Bizim milliyetimizi tam manasıyla anlatan uzunca bir şiir olsun isterseniz. Mesela, Süleymaniye’de Bayram Sabahı’nı okuyayım ben size.

BİR KATILIMCI- Önce sizden bir tane rica etsek. Çünkü Yahya Kemal’i iyi kötü herkes biliyor ama sizi tanımak istiyoruz.

YAĞMUR TUNALI- Efendim emin olun Yahya Kemal’den bahsedince kendimden… Ben mizacen utangacımdır.

(Alkışlamalar)

Sana vereyim sen oku o zaman benimkini.

AYŞE SUCU (Türkiye Diyanet Vakfı Kadın Faaliyetleri Merkezi Başkanı)- Güzel şiir okuyan varsa edebiyatçılardan.

YAĞMUR TUNALI- Efendim tabiî şiir böyle pat diye birinin eline vermek onu okutma o doğru bir şey değil de. Derler ki, Nihat Sami bey o kanaateydi, en iyi şairleri okur kendi şiirlerini. Ama o topluluk huzurunda değil kendi kendine iken.

AYŞE SUCU (Türkiye Diyanet Vakfı Kadın Faaliyetleri Merkezi Başkanı)- Efendim sizden dinliyoruz, bir hanımefendi okuyabilir ama biz sizden dinleyelim.

YAĞMUR TUNALI- Vereceğim, hakikaten tercih edeceğim ama bir metni deşifre etmek bile bir zaman alır. Onun için vermeyeyim.

Bizim eski şairler şiirlerini ezbere bilirlerdi. Şiiri ezbere bilmeyen adama da pek iyi muamele etmezlerdi. Benim onların nezdinde itibarım bu manada noksandı onu söyleyeyim. Ben bilhassa kendi yazdıklarımı pek ezbere bilmem.

İlk üstte duran bir şiiri… Şiilerimi çantamda taşıyorum yani görüyorsunuz yani bakmayın öyle dediğimde. Ne zaman bakıyorum bilmiyorum ama emniyet duygusu veriyor insana nedense yani.  Bir şey geliyor aklınıza hemen bakıyorsunuz o mısranın filanca sesinde bir problem vardı filan diyorsunuz.

Bu Yolda Mısralar adını taşıyan birazcık sufiyane de sayılabilecek bir şiir. Bir sevda şiiri.

Evimde çiçekler yoktu daha dün,

Gecesi.. akşamı büsbütün ölgün

Bu şehrin gündüzü olmaz derdim.

Bu şehir peşinde kendi çölünün,

Ben ezelden beri hayale sürgün,

Yapayalnız, bir meçhule giderdim.

Bir nehri dinlerdim seneler boyu,

Bilmezdim, taşıyor hangi duyguyu?

Nedir bu vadide akar gördüğüm?

Sorular.. sorular içinde suyu,

Onda bir gül gibi sevip korkuyu,

Çözülsün isterdim bu ince düğüm.

Derdim ki kendime: “Bir gün ölürsün!

Ruhuna bir sevda alıp götürsün,

Öptüğün ellerin kanatlarında!

Bu sancılar sana ömrünce düğün

Maviler içinde sen artık hürsün,

Bir ipek seherin kanatlarında!”

Sesimde sağanaklar senin içinmiş

Bilmezdim, sanaymış dönülmez gidiş;

Sanaymış, sevdiğim, bu güzel sefer!

Farkındayım, -şükür- sensiz o müthiş

Günlerin boşluğu sönmüş bir ateş

Gibidir, ruhumu terk edip gider!

Sen olmasan -eğer- “sevda türküsü”,

Bu hayat olurdu ömür törpüsü

Böyle ışımazdı gönlümde bu gam!

Olmasaydı yüzün ömrümün süsü,

Seni anlatacak şiir olgusu

Çalmazdı kapımı böyle her akşam!

Hoş geldin! Ömrümü söyleyen müjde!

Bir ılık, bir sıcak ve bir serinde

Bin baharla yüreğime yağarsın!

Devreden adındır şimdi derinde

Gül açtı dikenler yol üzerinde

Değil mi ki varsın.. ve bana yarsın!

Seninle yeniden doğdum hayata

Gözlerimi verdim o kâinata:

Görmeye başladım bir akşamüstü

Şimdi bilmiyorum, ne suç, ne hata,

Verip dudağını eşiz sükûta

Dalıp gidiyorum her akşamüstü.

(Alkışlamalar)

Sağ olun.

Bu uzun şiire sesim yetmeyecek gibi geliyor Yahya kemal’in. Bağışlar mısınız?

AYŞE SUCU (Türkiye Diyanet Vakfı Kadın Faaliyetleri Merkezi Başkanı)- Estağfurullah Hocam.

BİR KATILIMCI- Dinlemek isteriz Hocam ama.

YAĞMUR TUNALI- Emin olun çok zorlandım.

AYŞE SUCU (Türkiye Diyanet Vakfı Kadın Faaliyetleri Merkezi Başkanı)- Zorlamayalım evet.

YAĞMUR TUNALI- Burada bir ağrı oluyor… İnşallah bir sözüm olsun size.

BİR KATILIMCI- …kasıt arayabilir miyiz?

YAĞMUR TUNALI- Kasıt muhakkaktır efendim. Mühendislikten bahsettik, bir projeden bahsettik bu projeyi yürütenlerin samimiyetle inananları olabilir ama onların projenin sahibi olduğunu zannetmiyorum. Projenin sahipleri kasıtlıydılar. Ben o kanaatteyim.

Bir de şu kitabı göstereyim de hanımefendiler gitmeden. Türkçe, dil profesörlerinden değil böylelerinden öğrenilir. Doğrudan dil, Nihat Sami Banarlı’nın Türkçenin Sırları.

BİR KATILIMCI- Efendim ben bir şey söyleyeceğim. Tarihçimiz İlber Ortaylı Beyden dinlemiştim. O şöyle diyor: İranlıları seversiniz sevmezsiniz ama bundan bin sene evvel İranlı on yaşındaki bir çocuğun dili ile bugün on yaşındaki İranlı çocuğun dili, seksen yaşındakiyle aynı seviyede. Yani hiç değişmeden dillerini muhafaza etmişler. Siz ister seversiniz ister sevmezsiniz.

YAĞMUR TUNALI- Büyük kültürdür efendim. Onun için İran şiiri dünyanın en büyük şiiridir.

Size tavsiye etmek cüretinde bulunduğum kitap o trajik başarıda bilmem ne Gültekin diye bir adamın yazısından bir bölüm almış Geoffry Lawes. İkinci cümle şu: Diyor ki, elli yıl önce yazılmış bir eseri, yapıtı, şimdiki nesillerin anlamaması normaldir gibi bir cümle. Adamcağız çok soğuk, anlamaya çalışan bir adam. Soğuk yani ilim adamı tavrıyla mesafeli yaklaşıyor. Orada o soğukluğunu muhafaza edememiş. Bu cümle kanımı dondurdu diyor.

Hanımefendiler başka bir şey daha… Madem öyle açıldı… Şimdi Aşkı Memnu dizisi var ya o büyük romancımız Abdülhamit’in de genel sekreteridir yani cumhurbaşkanının genel sekreterliğini de etmiştir. Kırk yıl adıyla hatıralarını yayınlamıştır. Ne diyor biliyor musunuz? Sağlığında iki defa sadeleştirme zorunda kaldım. Böyle bir dil olabilir mi? Atatürk’ün Nutuk’unu kaç kere sadeleştirme mi, arılaştırma mı ne ise… Ona bir de Türkçeleştirme diyorlar. Bu bir cinnet başka bir şey değil yani bunun adını koyalım. Böyle bir dil olmaz.

Dil dediğin dünyanın birinci dili olmak için kimden ne görürse alır kendine benzetir. Biz öyleydik bir zamanlar. Fransız’ın istasion’unu alıp istasyon şeklinde Türkçeleştirdik. Ermeni’nin nama’sını aldık tamamen başka bir kelime yaptık; namus. İkisini de uzun hecelerle falan…

BİR KATILIMCI- İnceltme işaretlerini niçin kaldırdılar.

YAĞMUR TUNALI- Efendim onlar şekille ilgili hususlardır.

BİR KATILIMCI- Ama manayı da etkiliyor.

YAĞMUR TUNALI- Doğru söylüyorsunuz. Ben de taraftarım. Bizim şeyimiz fonetik alfabe başka bir şeydir o. En azından insanlara bir yol gösterme bakımından bu işaret kullanılsa iyi olur diyorum ben de gayet tabiî.

BİR KATILIMCI- Kar’ı kâr yapıyor. Kârı kar şeklinde okuyacaksınız. Bunun manası fevkalade değişiyor. O zaman bunu kullanma icap eder. Vazgeçilmiş galiba.

BİR KATILIMCI- Bazı sözcüklerde vazgeçilemez. Mesela, âmâ diyoruz kaldırdığınız zaman ama bağlacı geliyor. O mümkün değil onları kaldıramayız, kaldırmamız da mümkün değil.

AYŞE SUCU (Türkiye Diyanet Vakfı Kadın Faaliyetleri Merkezi Başkanı)- Ya da hala ile hâlâ.

(Karşılıklı konuşmalar)

YAĞMUR TUNALI- Efendim bu Trajik Başarı 2004’te çıkmıştı. Sonra yeni baskısı oldu mu bilmiyorum. İki defa basıldı. Geoffry Lawes.

Nihat Sami Banarlı’nın Türkçenin Sırları.

Hiçbir dil profesörünü okuduğunuz zaman bizde dili sevemezsiniz ama Nihat Sami Beyi okursanız aman ya Rabbi ne güzel bir dilmişiz, bu Türklerde ne güzel milletmiş dersiniz. Ama bizim dilcileri okuduğunuz zaman Türklükten de Türkçeden de haz etme ihtimaliniz zayıftır. Yani soğan yedirirler size gibi.

Efendim çok teşekkür ediyorum beni sabırla dinlediğiniz için.

Kaynak: www.tdv-kadinfaaliyetleri.org/index.php

SERİN MISRÂLAR

Konar yüreğime isminizle bir ışık. Açık pencereme yürür bir deli rüzgâr.

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
Şiir , قصائد , poems , Gedichte , Poèmes , ποιηματα , Poesie , Poemas , поэмы